12 Mart 2013

İçimdeki Gemi

Mutfağın penceresinin önünde öylece durmuş üzerine titrediği bahçesine bakıyordu. Evlendikleri sene bu bahçeye bir fidan dikmişlerdi. O fidan büyümüş koca bir kiraz ağacı olmuştu. Şimdiyse bahçelerinin bir kısmı yol genişletme çalışması nedeniyle yola dahil edilmişti. Görevliler gerekli işlemleri yapmak için bahçelerinin dibindeydi. Biricik kiraz ağacı da bu çalışmayla beraber yok olup gidecekti.
Yüreği sıkıştı, daha fazla bakamayacaktı. Ocağa yöneldi, kendine bir çay koydu. Sandalyeye bıraktı bedenini. Üşüyordu. Temmuzun ortasında ne üşümesiydi böyle! Bedeni değil ruhu üşüyordu, anladı. Ağlamak istedi, ağlayamadı. Çok nadir ağlardı zaten. En son ne zaman ağlamıştı? Biricik kızını kucağına aldığı zaman galiba. Başını kaldırıp kocaman ve sessiz duran evine, mutfağına, salonuna, koltuklarına baktı. 20 yıl diye düşündü, dile kolay 20 yıl bu evde birbirimizi anlayamadan, mutlu edemeden yaşayıp gittik.
İkisi de karşıdakini kendisini anlamamakla suçluyordu. Anlayamadan 20 yıl, anlasaydık ne olurdu acaba diye geçirdi içinden. Belki daha erken bu noktaya gelirdik. 2 haftadır ne yüzünü görüyor, ne sesini duyuyordu. Son şiddetli kavgalarından sonra evi terk etmişti. Bu evde mutlu bir anları olup olmadığını hatırlamaya çalıştı. Olmuştu elbette, toplama vursak 2 yıl belki. Onu mutlu edebilmeyi diledi o an ve birbirlerini anlayabilmeyi. Bunu bütün kalbiyle istedi. Bunu hep istedi.
Kadın duygularının önemsenmesini istiyordu, er kişi ise biraz boş verebilmeyi. Ne erkek kadının duygularını önemseyebildi, ne kadın biraz boş verebildi.
Canı yanıyordu çünkü o yanında uyuduğu zamanlarda hala huzurluydu. Bu huzurun anlamı neydi? Aşk, emek, umut, alışkanlık yoksa acizlik?
Biricik kızına, babası evi terk ettiğini anlamasın diye telefonda bin türlü yalan söylüyordu ama nereye kadar? Yorulmuştu, korkuyordu, bu kez gerçekten bitmesinden korkuyordu.
Çalan kapı zili bütün bu düşüncelerinden uyandırdı onu. Bu halde misafir kaldıramayacaktı. Ayaklarını sürüye sürüye kapıya yürüdü. Zili çalan postacıydı. Yüreği sıkıştı yine, midesi bulandı. Elinin titrediğini hissettirmeden lanet zarfı alıp bir an önce kapıyı kapatmak istedi. Bütün kapıları… Postacının gösterdiği yere imzasını attı ve o çok istediği şeyi yaptı, kapıyı kapattı. Zarfı hızlıca açtı, beyninde bir anda siren sesleri yankılandı. Boşanma davası… Eşi boşanma davası açmıştı. Tekrar konuşmaya çalışmadan, yüz yüze bile gelmeden, öylece bitirmişti. Ayaklarının titrediğini hissetti. Nefes almalıydı, son bir gayretle mutfak penceresine yöneldi. Kiraz ağacının yerinde kocaman bir boşluk vardı. Kızgındı, umutsuzdu, nefret ediyordu. Neden nefret ediyordu? Kendisinden mi? Eşinden mi? Yoksa evrenin şu an ona yaptığı kozmik şakadan mı?
Dizleri taşımadı onu, yere yığıldı. Sarsıla sarsıla ağlıyordu. Kızının doğumundan bugüne kadar içine akıttığı bütün gözyaşları dışarı taşıyordu, içi taşıyamıyordu artık bu ağırlığı. İçindeki gemi karaya oturmuştu ve kaptan gemisini terk edeli uzun zaman olmuştu.
MES, Tidy Ghost

8 yorum:

  1. bilirim bu duyguları yakıcı, yıkıcıdır, anlatım hoş,paylaşımın için teşekkürler.

    YanıtlaSil
  2. @birmavimbirpembem: rica ederim, beğenmenize çok sevindim, yazmaya devam edeyim ben öyleyse :)

    YanıtlaSil
  3. canım çok iyi bu devamını sabırsızlıkla bekliyorumm :)

    YanıtlaSil
  4. @vildangücüm: Çok teşekkür ederim tatlım, nasıl mutlu oldum anlatamam :)

    YanıtlaSil
  5. Güzel bir paylaşım olmuş.Ellerine sağlık canım.Bloğunu takibe aldım bana da beklerim.İstanbuldaki farklı mekan ve lezzetlerle ilgili paylaşım yapıyorum

    YanıtlaSil
  6. @Büşra Kahveci: Teşekkür ederim, hemencik geliyorum.

    YanıtlaSil
  7. Rabbim kimseyi düşürmesin böyle durumlara..

    YanıtlaSil
  8. @Müstakbel Eşim: Amin tatlım, inşallah.

    YanıtlaSil

Yazarsan bağ, yazmazsan dağ olur :)